Make your own free website on Tripod.com

morvadi

David Hume
bilgi
Sokrates
Platon
Herakleitos
Demokreitos
Aristoteles
Ibn Sina
Farabi
Ibn Haldun
HEGEL, Georg Wilhelm Friedrich
Kierkegaard , Soren Aabye
Zenon
Francis Bacon
John Locke
Parmenides
realizm
rasyonalistler
rasyonalizm
Immanuel Kant
Russell
David Hume
Hume Hakknda
Empristler
iletisim icin

Bilgi Görüşü

Bilgi Görüşleri: Bizim yalnızca, kendi zihnimizde doğrudan ve aracısız olarak
tecrübe ettiğimizi ideleri, duyum ve izlenimleri bilebileceğimizi, bilgide kendi
zihnimizin ötesine geçemediğimizi ve bundan dolayı herhangi bir şeyin insan
zihninden bağımsız olarak varolduğunu söyleyemeyeceğimizi belirten Hume, insan
zihnini bilgi bakımından analiz ettiği zaman, insan zihninin tüm içeriklerinin
bize duyular ve deney tarafından sağlanan malzemeye indirgenebileceğini
görmüştür; bu malzeme ise, algılardan başka hiçbir şey değildir.
Ona göre, zihnin algıları iki şekilde, yani izlenimler ya da güçlü algılar ve
ideler ya da zayıf algılar şeklinde ortaya çıkar. Bir şeyi gördüğümüz,
hissettiğimiz, sevdiğimiz, işittiğimiz ya da arzu ettiğimiz zaman olduğu gibi,
başlangıçtaki özgün algı, bir izlenimdir. İşte bu izlenimler, onlara sahip
olduğumuz sırada, canlı, güçlü ve açıktırlar. Buna karşın, bu izlenimler
üzerinde düşündüğümüz zaman, onlara ilişkin idelere sahip oluruz ve bu ideler
özgün duyumlara kıyasla, daha az canlı ve solukturlar. Hume'a göre, idelerimizin
birbirleriyle belirli ilişkiler içinde olması, birbirlerine belirli şekillerde
bağlanmaları bir rastlantı değildir. O, idelerimizi belirli bazı bakımlardan
birbirlerine bağlayan birtakım birleştirici bağlar bulunduğunu söyler. Buna
göre, idelerde belirli bazı nitelikler bulunduğu zaman, bu ideler birbirlerine
bağlanırlar. Bu nitelikler, Hume'a göre, benzerlik, zaman ya da mekan bakımından
süreklilik ve neden-sonuç olmak üzere üç tanedir.
Klasik İngiliz empirizminin üçüncü ve sonuncu düşünürü olan Hume, bunlardan
neden-sonuç bağlantısının bilgimizde, özellikle de dış dünyaya ilişkin
bilgimizde çok temelli ve önemli bir yer tuttuğunu düşünür. Ona göre,
nedensellik ilkesi tüm bilgilerimizin geçerliliğinin kendisine bağlı olduğu
temeli oluşturur. Nedensellik idesine karşılık gelen bir izlenim ulunmadığını,
yalnızca öznel alışkanlıklarımıza dayanan nedenselliğin temellendirilemeyeceğini
savunan Hume, bu durumun insanın kendi zihninin dışında kalan şeylerle ilgili
bilgisinin geçerliliğini ortadan kaldırdığını, insanın kendi zihninin dışında
kalan bir şeyi bilemeyeceği sonucunu teyid ettiğini savunmuştur.
Nedensellik eleştirisi, Hume'u aynı zamanda, cisimlerin ya da nesnelerin insan
zihninin dışında, insandan bağımsız ve sürekli bir varoluşa sahip olduğunu
söylemenin haklı ve makul bir temeli bulunmadığı düşüncesini savunmaya götürür.
Buna göre, deneyim ve gündelik yaşantılarımız, bizim dışımızda bizden bağımsız
şeylerin, nesnelerin varolduğunu ortaya koyar. Bununla birlikte, Hume'a göre,
idelerimizin izlenimlerin cansız ve soluk kopyaları olduğu tezi ciddiye alınıp
kabul edilirse, bu takdirde buradan çıkan sonuç, bildiğimiz herşeyin kendi
izlenimlerimizden ibaret olduğu sonucudur. İzlenimler ise, bizim içimizdeki
öznel haller olup, bizim dışımızdaki bir gerçekliğin varoluşunu hiçbir şekilde
kanıtlamaz.
Öte yandan, bir şeyi algıladığımız zaman da, zihnimizde yalnızca bir izlenim
vardır ve bu izlenim kendisinin bir izlenimi olduğu nesneden ilke olarak
farklıdır. Dolayısıyla, bizim algıda ya da bilgide izlenimlerin ya da bu
izlenimlerden doğmuş olan idelerin ötesine geçerek, nesnelerin bizzat
kendilerine ulaşma olanağımız yoktur. Nesnelerin bizzat kendilerine
ulaşmadığımız için de, onların varoluşlarıyla ilgili olarak hiçbir şey
söyleyemeyiz.
Hume'a göre, bizim dışımızda, bizden bağımsız olan şeylerin, nesnelerin
varolduğu inancı, akla dayanan bir kanıtlamanın değil de, yalnızca imgelemimizin
bir eseridir. Başka bir deyişle, imgelemimiz izlenimlerimizin iki temel
özelliğinin bilincine vardıkça, bizi dış dünyada birtakım varlıkların
bulunduğuna inanmaya sürükler. İzlenimlerimizin bu iki özelliği, değişmezlik ve
tutarlılıktır. Buna göre, pencereyi açıp dışarı baktığım zaman, gözlerimin
önündeki manzarayı meydana getiren varlıklarda, bir süreklilik ve değişmezlik
vardır. Örneğin, dışarıda, evler, arabalar ve ağaçlar görüyorum. Daha sonra,
odaya dönüp bir süre oturuyorum. Bunun ardından yeniden camdan dışarıya
baktığımda, yine aynı manzarayı görürüm. İşte, izlenimlerimin içeriklerindeki bu
süreklilik ve değişmezlik, evlerin, arabaların ve ağaçların, ben onları
düşüneyim ya da düşünmeyeyim, varolduğu sonucuna götürür. Aynı şekilde, odadan
çıkmadan önce, sobaya bir odun atayım, biraz sonra odaya yeniden döndüğüm zaman,
odunun neredeyse kül olduğunu görürüm. Ateşte çok büyük bir değişiklik olmuş
olsa da, ben benzer koşullar altında, daima bu türden bir değişmeyle
karşılaşmaya alışmışımdır. Hume'a göre, bizim dışımızdaki nesnelerin
değişmelerinde söz konusu olan tutarlılık, izlenimlerimizin içeriğini meydana
getiren varlıkların değişmezliği ve sürekliliği, bizi nesnelerin bizim dışımızda
ve bizden bağımsız bir varoluşa sahip olmaya devam ettiğini inanmaya sevkeder.
Bununla birlikte, bu, Hume'a göre, rasyonel bir kanıtlama olmayıp, yalnızca bir
inançtır.
Dış dünyanın ya da maddenin varoluşunun rasyonel bir kanıtlamaya
dayandırılamayacağını dile getiren Hume, aynı şeyin ruh ya da ben için de
geçerli olduğunu savunur. Kendi zihnine dönüp baktığı zaman, birçok izlenim, ide
ve zihnin bu ideleri birbirlerine bağlayan işlemleriyle karşılaşan filozof,
varoluşu her tür düşünme faaliyetinde tasdik edilen bir bene ilişkin bir izlenim
ya da ide bulunmadığını söyler. Kendisine ne olduğunu sorduğu zaman, bu soruya
verilecek tek uygun yanıt, Hume'a göre, kendisinin, izlenimlerinin ve idelerinin
toplamından meydana geldiği şeklinde olmalıdır.
Böyle bir görüş, George Berkeley'in maddi töz kavramıyla ilgili olarak klasik
İngiliz empirizminin ilk düşünürü olan Locke'a yönelttiği ve Hume'un da
onayladığı itirazların, tinsel ya da zihinsel olanı da kapsayacak şekilde
genişletilmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Zihinsel ya da tinsel tözün
yokluğunda, Hume için, izlenimler ya da ideler ya da bunlardan oluşan toplam
dışında, kişinin kimliğini belirleyecek, onun kendisiyle özdeşleştirileceği bir
şey yoktur. Ben için, kimliğini zaman içinde koruyan sürekli bir varoluş söz
konusu olamaz. David Hume'un gözünde zihin, çeşitli algıların ya da izlenimlerin
ard arda ortaya çıktığı bir tiyatrodur, fakat bu izlenim ya da idelere dayanak
olan bir töz değildir, yani bizim oyunun oynandığı sahne hakkında en küçük bir
fikrimiz olamaz. Ben ile anlatılmak istenen şey, belli bir töz türü ise, ona
göre, bu töz duyumun sonucu olan izlenimlerden türetilemez.
Töz idesi bize duyularımızla aktarılıyorsa eğer, duyularımızdan hangisiyle ve ne
şekilde aktarılmaktadır? O, Hume'a göre, gözlerimiz tarafından algılanıyorsa
eğer, bu takdirde bir töz ya da bir dayanak değil de, bir renk olmak zorundadır;
fakat kulaklarımız tarafından algılanıyorsa, bu durumda da bir ses olmalıdır.
Bundan dolayı, tözden değil de, yalnızca niteliklerin bir toplamından söz
edilebilir.
Hume'un insanın bilgide duyu deneyinin ötesine geçemeyeceği ve kendi
zihnindekilerin dışında bir şeyi bilemeyeceği şeklindeki tezi, onu doğallıkla
Tanrı'nın varoluşuyla ilgili olarak da kuşkucu bir tavıra sürükler. Ona göre,
Tanrı'nın varoluşunu kanıtlama yönündeki çabaların çoğu, nedensellik düşüncesine
dayanmakta olup, Tanrı'nın evreni bir amaç gözeterek yarattığını dile getirir ve
Tanrı'nın bu evrendeki düzenin nedeni ya da kaynağı olduğunu ortaya koyar. İşte,
bu noktada Hume'un nedensellikle ilgili eleştirisi bir kez daha önemli bir rol
oynar.
Ona göre, bizim neden idesini iki şey arasındaki sürekliliği, ya da iki şeyden
birinin diğerinden zamansal bakımdan önce oluşunu ya da iki şeyin aynı zamanda
ortaya çıkışını gösteren çok sayıdaki gözlemden çıkardığımız doğruysa, evreni,
evrenin nedeni olduğu düşünülen bir şeyle olan ilişkisi içinde hiçbir zaman
tecrübe etmediğimize göre, evrene nasıl olur da kendisini hiçbir şekilde tecrübe
edemediğimiz bir neden atfedebiliriz? Burada bir analoji kurulması problemin
çözümü için bir katkı oluşturmaz, çünkü Hume göre, kusursuz işleyen bir saat ile
evren arasında kurulan analoji tam ve doğru bir analoji değildir. Evren akıllı
bir düzen vericinin eseri olmak yerine, pekala cansız süreçlerin, kör güçlerin
ürünü olan bir şey olarak düşünülebilir.
Öte yandan, evrenin nedeni, insan zihnine benzer olan düzen verici bir zihin ya
da tinsel bir varlık olsa bile, böyle bir varlığa birtakım ahlaki özellikler
yüklenmesinin, Hume'a göre, hiç gereği yoktur. Hume, Tanrı'nın varoluşu konusunu
bu şekilde ele alıp analiz ederek, burada da kesin sonuçlu bir bilgiye ulaşmanın
söz konusu olamayacağını gösterir. Ona göre, evrenin varoluşu empirik bir
olgudur ve bu olgudan, duyu deneyi yoluyla tecrübe edilmeye hiçbir şekilde
elverişli olmayan bir varlık olarak Tanrı'nın varoluşu hiçbir şekilde
çıkartılamaz.

Enter supporting content here

sayfa sonu